KAYIT    İLETİŞİM
 Türkçe | ₺

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar


    Blog yazılarım genelde hep KAŞ, LİKYA, TARİH üzerine … hem biraz konu çeşitliliği olsun hem de kitabını plaja inerken odada unutmuş olanlara alternatif bir okuma fırsatı tanımak adına, şahsen çok sevdiğim bu büyük filozofun ‘’yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar’’ isimli baş ucu kitabından alıntılar yaparak, güneşlenirken hem cildiniz hem başınız yansın istedim ????

ARTHUR SCHOPENHAUR

(22 Şubat 1788, Danzig- 21 Eylül 1860, Frankfurt), Alman filozof, yazar ve eğitmen


Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar

Arthur Schopenhauer saydığı kuralları;

- Genel olanlar,

- Kendimize yönelik davranışımız,

- Başkalarına yönelik davranışımız ve

- Dünyanın akışına ve yazgıya ilişkin tavrımız

olarak 4'e ayırmış.


a- genel olanlar;

1. "Zevkin değil, acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi" ya da "akıllı kişi, hazzı değil acısızlığı hedefler." Bu cümlenin doğruluğu, tüm hazzın ve tüm mutluluğun negatif, buna karşılık acının pozitif olmasına dayanmaktadır.

2. Bir insanın durumunu, mutluluğuna göre değerlendirmek isteniyorsa onu hoşnut edenin değil, canını sıkanın ne olduğunu sormak gerekir. Çünkü bu ikincisi, kendi başına ne denli azsa insan da o denli mutludur. Çünkü bir esenlik durumu, ayrıntılara karşı duyarlı olmayı da içerir. Mutsuzken ayrıntıları duyumsamayız bile.

3. İnsan yaşamının mutluluğunu, yaşamın çok sayıda gerekliliği yüzünden geniş bir temel üzerinde inşa etmekten kaçınmalıdır. Çünkü böyle geniş bir temel üzerinde durursa çok sayıda kazaya olanak tanıyacağı için kolaylıkla çökebilir ve bu kazalar da hiç eksik olmazlar. Bu yüzden büyük mutsuzluktan kaçınmanın en güvenli yolu istemlerini, her türden olanağına oranla olabildiğince düşük tutmaktır.


b- kendimize yönelik davranışımız;

4. Nasıl ki bir binanın yapılmasına yardım eden bir işçi bütünün planını bilmiyor ya da her zaman elinin altında bulunduramıyorsa bir insanın da yaşamının tek tek günlerini ve saatlerini geçirirken yaşamının akışına ve karakterinin tümüne ilişkin durumu aynıdır. Bu yaşam ne denli önemli, planlı ve kişiye özgü ise bunun küçültülmüş planının ara sıra insanın gözünün önünde bulunması da o denli gerekli ve yararlıdır.

5. Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne biraz da geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır. Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar; bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar; bunlar da korkaklar ve endişelilerdir.

6. Her türlü sınırlandırma mutlu eder. Görüş, etkime ve dokunma ufuklarımız ne denli dar iseler o denli mutluyuzdur, ne denli geniş iseler kendimizi o denli sıkıntılı ya da endişeli duyumsarız. Çünkü bu ufuklarla birlikte sorunlar, arzular ve korkular da büyür. Bu yüzden körler bile bize a priori [önsel olarak] görünmesi gerektiği denli mutsuz değildirler.

7. Esenliğimiz ve kederimiz, son tahlilde bilincimizin neyle dolu ve neyle uğraşıyor olduğuna bağlıdır. İmdi, burada her türlü arı zihinsel uğraş buna yatkın bir zihne, başarılı ve başarısızlık arasında sürekli gidip gelen, üzüntüler ve zahmetlerle dolu gerçek yaşamdan daha çok yarar getirecektir. Elbette bunun için zihinsel yeteneklerin ağır basması gereklidir. Bundan sonra, dışarıya yönelik yaşamanın, düşünsel çalışmamızı nasıl dağıttığını ve saptırdığını ve zihnimizi bu çalışma için gerekli olan dinginlikten ve yoğunlaşmadan nasıl uzaklaştırdığını anımsatmak gerekir. Öte yandan sürekli zihinsel çalışma da gerçek yaşamın uğraşları ve koşuşturmacaları karşısında bizi az ya da çok yeteneksiz kılar. Bu yüzden, bir biçimde enerjik pratik çalışma gerektiren koşullar ortaya çıktığında zihinsel çalışmaya bir süre ara vermek tavsiye edilir.

8. Kusursuz bir ağırbaşlılık içinde yaşamak ve kendi deneyiminden bu deneyimin içerdiği tüm dersleri çıkarmak için sık sık durup düşünmek ve yaşanılanları, yapılanları ve deneyimlenenleri ve bu arada duyumsananları yeniden gözden geçirmek, eski yargılarını şimdikiyle tasarı ve çabalarını bunların başarısıyla ve doyurulmasıyla karşılaştırmak gerekir.

9. Kendi kendine yetmek, kendi kendisi için her şey olmak ve tüm varlığımı kendimde taşıyorum diyebilmek, elbette mutluluğumuz için en yararlı özelliktir. Aristoteles’in, "mutluluk, yetinmeyi bilenlerindir". mutluluğa ulaşmak için büyük bir çevrede, zevk ve sefa içinde yaşamaktan (highlife) daha yanlış bir yol yoktur. çünkü bu yol sefil varlığımızı zevk, haz ve eğlencenin bir sonucuna dönüştürür. Bu durumda hayal kırıklığı da eksik olamaz. Birbirine karşılıklı yalan söylemek de bu yaşama zorunlu olarak eşlik eder. [bedenimiz nasıl giysilerle örtülü ise zihnimiz de yalanlarla örtülüdür]


10. Kıskançlık insanın doğasında vardır. Yine de aynı zamanda hem bir kötülük hem de bir beladır. İnsanların kıskançlığı kendilerini ne denli mutsuz duyumsadıklarını gösterir. Başkalarının yaptıklarına ve ettiklerine sürekli dikkat ediyor olmaları, canlarının ne denli sıkıldığını gösterir. Bu yüzden ona, mutluluğumuzun düşmanı gözüyle bakmalı ve kötü bir cin olarak onu boğmaya çalışmalıyız. Seneca, burada bize güzel sözleriyle yol gösteriyor: "insan, karşılaştırma yapmadan, kendinde olana sevinmeli, daha mutlu birini rahatsız eden kimse, asla mutlu olmayacaktır" (de ira, ııı, 30) ve yine: "senin önünde ne çok kimse olduğunu görürsen ne çok kimsenin de senin arkanda olduğunu düşün" (ep., 15) demek ki sık sık bizden daha iyi görünenlere değil bizden daha kötü olanlara bakmalıyız.

11. İnsan, bir tasarısını uygulamaya koymadan önce onun üzerinde yeterince ve hep yeniden düşünmelidir. Bu konudaki her şeyi en ince ayrıntısına dek düşündükten sonra bile tüm insani bilginin her şeye ulaşamadığını, bu yüzden araştırmanın ya da önceden görmenin olanaksız olduğu koşulların her zaman ortaya çıkabileceğini ve hesapları geçersiz kılabileceğini de düşünmelidir. Bu düşünce her zaman negatif kefeyi ağırlaştıracak ve bize önemli konularda zorunlu olmadıkça, hiçbir şeye dokunmamayı tavsiye edecektir. Duranı kıpırdatma! ama bir kez karar verilip de işe koyulundu mu ve iş yürümeye başlayıp da geriye sonucu beklemek kaldı mı o zaman yapılmış olan üzerinde sürekli düşünüp endişelenmemeli ve olası tehlikeler üzerinde ikide bir kaygılanmamalıdır. Daha çok konudan bütünüyle uzaklaşılmalı, bu konu hakkındaki tüm düşünce yelpazesi kapatılmalı, zamanında her şeyin yeterince düşünülüp tartıldığı düşüncesiyle sakinleşilmelidir.


12. Zaten olmuş, yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında ne bunun başka türlü olabileceği ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. Çünkü tam da bu düşünce acıyı dayanılmaz ölçüde artırır. öyle ki bu yüzden insan bir heautontimorumenos [kendi kendine eziyet eden] olur.

13. Esenliğimizi ilgilendiren her konuda hayal gücünü dizginlemeliyiz. Yani öncelikle hayalimizde dünyalar kurmamalıyız. Çünkü, onları kurduktan hemen sonra üzüntüyle yeniden yıkmak zorunda olduğumuzdan bize fazlasıyla pahalıya mal olurlar.

14. Sahip olmadığımız bir şeye bakarken bizde hemen "bu benim olsaydı nasıl olurdu?" düşüncesi doğar ve bu şeyin eksikliğini duyumsatır. Bunun yerine daha sık "bu bende olmasaydı nasıl olurdu?" diye sormalıyız. Demek istiyorum ki sahip olduğumuz şeylere ara sıra onu yitirdikten sonra gözümüze nasıl görüneceğini düşünerek bakmaya çalışmalıyız. Üstelik bu her ne olursa olsun: mülkiyet, sağlık, dostlar, sevgili, kadın, çocuk, at ve köpek… çünkü şeylerin değerini ancak onları yitirdiğimizde anlarız. Buna karşılık, o şeye önerilen biçimde bakmamızın sonucunda onun varlığı bizi eskisinden daha çok mutlu eder ve ayrıca onu yitirmemek için her türlü önlemi alırız. Yani mülkümüzü tehlikeye sokmayız, dostlarımızı gücendirmeyiz, karımızın güvenini istismar etmeyiz, çocuklarımızın sağlığına dikkat ederiz.

15. Buna göre bir işe giriştiğimizde onu tüm öteki işlerden soyutlamalı ve tüm zamanımızı bu işe vermek, onu tatmak, ona katlanmak için öteki konulardan vazgeçmeli, ötekileri hiç düşünmemeliyiz. Yani adeta düşüncelerimizin çekmeceleri olmalı ve bunlardan birini açtığımızda, o sırada tüm ötekiler kapalı kalmalıdır. Böylelikle, büyük bir sorunun, şimdiki zamandan alacağımız o küçük hazza zarar vermemesini ve tüm huzurumuzu çalmamasını, bir düşüncenin bir başkasını bastırmamasını; önemli bir olayı düşünmenin, öteki çok sayıda küçük olayların ihmal edilmesine neden olmamasını vb. sağlamış oluruz.

16. Arzularımıza bir hedef koymak, hırslarımıza ket vurmak, öfkemizi dizginlemek, bireyin, arzulanabilir olanların sadece sonsuz küçük bir bölümüne ulaşabileceğini, buna karşılık, herkesin payına çok sayıda kötülük düştüğünü sürekli akılda tutmak, yani tek bir sözcükle vazgeçmek ve katlanmak… Bu öyle bir kuraldır ki, buna uymadığımızda ne gözlem ne zenginlik ne de erk kendimizi sefil duyumsamamızı engelleyebilir.


17. "Yaşam devinim içinde vardır" diyor Aristoteles; apaçık bir haklılıkla ve buna göre fiziksel yaşamımız yalnızca durmak bilmez bir devinim içinde ve bu devinim sayesinde var olduğu için içsel, zihinsel yaşamımız da sürekli bir uğraşıyı yapma ya da düşünme yoluyla herhangi bir şeyle uğraşmayı gerektirir. Herhangi bir şeyle uğraşmayan ya da herhangi bir şeyi düşünmeyen insanların hemen ellerini davul çalar gibi devindirmeleri ya da herhangi bir cisimle oynamaları bunun bir kanıtıdır. Varoluşumuz esas olarak aralıksız bir varoluştur. bu yüzden toptan bir eylemsizlik, korkunç bir can sıkıntısına yol açarak kısa süre sonra bize katlanılmaz gelir. Bu dürtüyü, yöntemli ve böylelikle daha iyi bir biçimde doyurarak, düzenlemek gerekir. Bu yüzden, etkinlik, bir şeylerle uğraşmak, mümkünse bir şey yapmak ama en azından bir şeyler öğrenmek, insanın mutluluğu açısından vazgeçilemezdir. İnsanın enerjileri kullanılmak isterler ve insan bunların başarısını bir biçimde algılamak ister.

18. İnsan; çalışmalarında, hayal gücünün imgelerini değil açıklıkla düşünülmüş kavramları örnek almalıdır.

19. Yukarıdaki kural, genel olarak mevcut olanın ve görülebilir olanın etkisine karşı her yerde dikkatli olmak yolundaki daha genel bir kuralın altına koyulabilir. Mevcut ve görülebilir olan, salt düşünülmüş olan ve bilinenle karşılaştırılamayacak ölçüde güçlüdür. Çoğu zaman çok az olan maddesi ve kapsamı sayesinde değil; tersine, ruh haline nüfuz eden ve onun dinginliğini bozan ya da kararlarını sarsan, görülebilirlik ve doğrudanlık biçimi sayesinde. Çünkü mevcut ve görülebilir olan, bir bakışta kolaylıkla kavranabilir olarak tüm gücüyle bir defada etki eder. Buna karşılık düşünceler ve nedenler, üzerlerinde parça parça düşünülmesi için zaman ve dinginlik gerektirirler. Bu yüzden her an bütünüyle gözümüzün önünde olamazlar.

20. İnsan, sağlıklı olduğu sürece bedeninin hem bütününe hem de her parçasına çok fazla yük yükleyerek ve onları zorlayarak sağlamlaşmalı ve her türden ters etkiye karşı koymaya alışmalıdır. Buna karşılık, bedenin bütününde ya da bir parçasında hastalıklı bir durum ortaya çıktığında, hemen buna karşıt yönteme sarılmalı ve hasta bedene ya da parçasına, her biçimde bakmalı ve onu korumalıdır: çünkü acı çeken ve zayıflamış bir beden, sağlamlaşmaya yatkın değildir.


c- başkalarına yönelik davranışlarımız;

21. Dünyadan sağ salim geçebilmek için, beraberinde büyük bir özen ve hoşgörü yedeği bulundurmak yararlı olur. Birincisi sayesinde zararlardan ve yitimden, ikincisi sayesinde de tartışma ve kavgadan korunulur.

22. İnsanlardaki zihnin ve ruh halinin homojen ya da heterojenliğinin konuşmalarda kolaylıkla ve çabucak dile geliyor oluşu şaşırtıcıdır. Bu durum her ayrıntıda duyumsanabilir. Konuşma en yabancı, en ilgisiz olaylarla ilgiliyse bile ötekinin hemen hemen her cümlesi esas olarak heterojen birisinde az ya da çok hoşnutsuzluk uyandıracak, hatta bazıları onu kızdıracaktır. Buna karşılık homojen kişiler, hemen ve her şeyde belirli bir uyum duyarlar, daha büyük homojenlikte bu çok geçmeden uyuma, hatta tek ses olmaya dönüşür. Buradan, öncelikle, çok sıradan kişilerin nasıl bu kadar arkadaş canlısı oldukları ve hemen iyi bir arkadaş grubu buldukları anlaşılıyor – dürüst, sempatik, mert insanlar. Sıradan olmayan insanlarda durum tam tersidir ve ne denli mükemmelseler durum daha da tersidir; öyle ki, yalnızlıkları içinde, zaman zaman, ötekilerde kendilerininkine benzeyen, küçücük tek bir tel bile bulduklarında düpedüz sevinebilirler!

23. Hiç kimse, kendinden fazlasını göremez. Bununla demek istiyorum ki: herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekâsı ölçüsünde kavrayabilir ve anlayabilir.

24. Yüz seçkin kişi arasında benim saygımı bir şeyi beklerken yani bir şeyle uğraşmadan otururken hemen eline geçen herhangi bir alete, örneğin bastonuna ya da bir bıçağa ya da çatala ya da başka herhangi bir şeye sarılıp da ritimli bir biçimde vurmayan ya da tıngırdatmayan insan kazanır. Bu kişi, muhtemelen herhangi bir şeyi düşünüyor demektir. Buna karşılık birçok insanda, düşünmenin yerini bakmanın aldığını görürüz. Tıngırdatma yoluyla, kendi varoluşlarından emin olmaya çalışırlar. Elbette, ellerinde yine aynı amaca hizmet eden bir sigara yoksa! Aynı nedenle, gözleri ve kulakları da sürekli etraflarında olup bitenlerin üzerindedir.

25. Rochefoucauld bir kimseye hem çok saygı duyup hem de onu çok sevmenin zor olduğuna, uygun bir biçimde dikkat çekmiştir. Bu yüzden, insanların sevgisini mi yoksa saygısını mı istediğimizi seçmemiz gerekir. İnsanların sevgisi, son derece çeşitli biçimlerde de olsa hep bencilcedir. Ayrıca, buna nasıl ulaşıldığıyla her zaman gurur duyulmayabilir. Esas olarak bir kimse, isteklerini, başkalarının aklı ve gönlü düzeyine indirdiği ölçüde ve bunu sadece, kökeni aşağılamada yer alan hoşgörüyle değil ciddi ciddi, ikiyüzlü olmadan yaptığı ölçüde sevilecektir.


26. İnsanların çoğu öyle özneldirler ki esas olarak kendilerinden başka hiçbir şey onları ilgilendirmez. Bu yüzden, söylenilen her şeyde hemen kendilerini düşünürler ve kendileriyle her rastlantısal ve uzak ilişki bile tüm dikkatlerini üzerine çeker ve onları meşgul eder. Öyle ki, konuşmanın nesnel konusunu anlayacak güçleri kalmaz. Aynı şekilde, hiçbir neden, ilgilerine ya da kendini beğenmişliklerine uymayan bir şeyi onlara kabul ettiremeyecektir. Bu yüzden, böyle kişiler öyle kolay dalgınlaşırlar, öyle kolay incinirler, gücenirler ya da üzülürler ki, onlarla, hangi konuda olursa olsun nesnel bir biçimde konuşulduğunda, söylenilen şeyin insanın karşısındaki gerçek ve yumuşak benlikle olası herhangi belki de zararlı ilişkisine yeterince dikkat edilemez.

27. Kamuoyunda ya da toplumda söylenmiş ya da edebiyatta yazılmış ve iyi kabul görmüş, en azından karşı konulmamış her yanlış karşısında ümitsizliğe kapılınmamalı ve konunun artık kapandığı düşünülmemelidir. Konunun bundan sonra ve yavaş yavaş yeniden ele alınacağı, aydınlatılacağı, üzerinde düşünülüp tartışılacağı, konuşulacağı ve çoğu kez sonunda doğru bir yargıya varılacağı bilinmeli ve bununla avunulmalıdır. Öyle ki duru bir zihnin hemen gördüğünü, konunun zorluğuna uygun bir sürenin sonunda, hemen hemen herkes kavrayacaktır. Elbette, bu arada sabırlı olunmalıdır. Çünkü, aldanmışlar arasında, doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, kendi saati doğru olan bir adama benzer. Saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir, ama bu onun ne işine yarar? Tüm dünya yanlış zamanı gösteren kent saatlerine göre davranmaktadır; hatta, bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

28. İnsanlar; bağışlandıklarında arsızlaşan, bu yüzden onlara yumuşak ve sevecen davranılamayan çocuklara benzerler. Bir dostun ödünç alma isteğini reddetmekle o kişiyi yitirmeyiz ama ödünç istediği şeyi ona vermekle, onu çok kolayca yitirebiliriz. Bunun gibi bir dosta karşı gururlu ve onu biraz ihmal edici bir biçimde davranarak onu yitirmeyiz ama ona karşı çok fazla dostça ve kibar davranırsak onu yitiririz. Çünkü bu davranışımız onu küstah ve katlanılmaz kılacaktır, bu da bir kopmaya yol açacaktır. İnsanlar, özellikle onlara muhtaç olduğumuz düşüncesini kesinlikle kaldıramazlar. Kibir ve kendini beğenme, bu düşüncenin ayrılmaz eşlikçileridirler. Kimi insanlarda bu düşünce, bir ölçüde, daha onlara güvenildiğinde ya da onlarla teklifsiz bir biçimde konuşulduğunda ortaya çıkar. Hemen, onların nazını çekmek zorunda olduğumuzu düşünürler ve nezaket sınırlarını genişletmeye çalışırlar. Bu yüzden çok az insan, daha güvenilir bir ilişki için elverişlidir.

29. Soylu ve yüksek yetenekli insanların özellikle gençliklerinde, insanları tanımaktaki ve yaşam bilgeliğindeki eksikliklerini sık sık ele vermelerinin, bu yüzden kolaylıkla aldatılmalarının ya da yanıltılmalarının; düşük karakterlilerin ise çok daha hızlı ve iyi bir biçimde dünyada yollarını bulabilmelerinin nedeni, deneyim eksikliği olanın a priori yargıda bulunması ve genel olarak hiçbir deneyimin a priori ‘ye eşdeğer olmamasıdır.


30. Hiçbir karakter, kendi başına bırakılabilecek ve kendi başına gidebilecek gibi değildir. Herkes kavramlarla ve düzenleyici ilkelerle yönlendirilmeye gereksinim duyar. Ama bunda fazla ileriye gidilirse, yani doğamızdan değil salt mantıklı düşünmeden kaynaklanan, aslında bütünüyle edinilmiş ve yapay bir karaktere varılırsa, çok geçmeden doğa, yabayla bile kovulsa yine de geriye döner özdeyişinin kanıtlandığını görürüz. İnsan başkalarına karşı davranış üzerine bir kuralı çok iyi bulur, hatta bunu kendisi ortaya koyar ve uygun bir biçimde dile getirir, ama yine de gerçek hayatta bununla çelişir. Yine de bu yüzden moralini bozmamalı ve dünya yaşamında davranışlarını kurallara ve düzenleyici ilkelere göre yönlendirmenin olanaksız olduğunu ve bu yüzden en iyisinin, işi oluruna bırakmak olduğunu düşünmemelidir.

31. İnsan; nasıl ki kendi ağırlığını, devindirmek istediği yabancı bir ağırlık gibi duyumsamadan taşıyorsa kendi hatalarını ve suçlarını da ayrımsamaz da salt başkalarınınkileri görür. Bu yüzden herkes başkasında, kendisinin her türden suçlarını, hatalarını, kötü davranışlarını ve çirkinliklerini açıkça gördüğü bir ayna bulur. Ancak çoğu durumda, bu ayna karşısında, kendini gördüğünü bilmediği ve karşısında bir başka köpeğin olduğunu zannettiği için aynaya havlayan bir köpek gibi davranır. Başkalarını uluorta eleştiren, kendi kendisini iyileştirmek için çalışır.


32. Soylu bir insan; gençliğinde insanlar arasındaki belirleyici ve önemli ilişkilerin ve bu ilişkilerden doğan bağların ideal olduklarına, yani zihniyetin, düşünüş biçiminin, beğeninin, zihinsel güçlerin benzerliğine dayandıklarına inanır. Ancak daha sonra bunların reel olduklarını, yani herhangi bir maddi çıkara dayandıklarını anlar. Hemen hemen tüm bağların temelinde bunlar vardır. Hatta, insanların çoğunluğunun öteki ilişkilerden haberi bile yoktur. Bunun sonucunda herkes kendi makamına ya da işine ya da ulusuna ya da ailesine yani genel olarak geleneğin ona verdiği konuma ve role göre kabul edilir. Bu yüzden ürüne göre ayrılır ve fabrikadaymış gibi muamele görür.

33. Gümüş yerine kâğıt paranın dolaşımda olması gibi dünyada, hakiki saygının ve hakiki dostluğun yerine bunların dışsal gösterimleri ve olabildiğince doğalmışçasına taklit edilmiş jestleri geçerlidir. Öte yandan, bunları gerçekten hak eden insanların bulunup bulunmadığı da sorulabilir. Yine de dürüst bir köpeğin kuyruk sallamasına, böylesi yüzlerce gösterimden ve jestten daha çok değer veririm.

34. Bir toplumda sevilmenin yolunun akıl ve zekâ göstermekten geçtiğini zanneden bir kimse ne kadar da acemidir! Akıl ve zekâ aslında, önceden kestirilemeyecek kadar ezici bir çoğunlukta nefret ve öfke uyandırırlar, "sevilmenin biricik yolu, en saf hayvanın postuna bürünmektir."

35. Başkalarına güvenmemizde çoğu kez üşengeçliğin, bencilliğin ve kendini beğenmişliğin büyük payı vardır. Kendimiz araştırmamak, nöbet tutmamak, bir şeyi yapmamak için başkasına güvendiğimizde üşengeçliğin; kendi sorunlarımız hakkında konuşma gereksinimi, bizi başkalarına bir sır vermeye yönelttiğinde bencilliğin; kendimize bir iyilik yapmamız söz konusu olacaksa kendini beğenmişliğin payı vardır. Bu güvenimize saygı duyulmasını istemekten de geri kalmayız.

36. Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket, oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir. Bununla tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır. Buna karşılık onu cömertçe kullanmak akıllılık kanıtıdır.


37. İnsan, yapıp ettiklerinde kimseyi örnek almamalıdır. Çünkü durumlar, koşullar, ilişkiler hiçbir zaman aynı değildir ve karakterlerin farklılığı eyleme de farklı bir görünüm verdiği için iki kişi aynı şeyi yapsalar da yaptıkları şey aynı değildir. İnsan, yeterince düşünüp taşındıktan ve iyice gözden geçirdikten sonra, kendi karakterine uygun bir biçimde davranmalıdır. Demek ki, pratik yaşamda özgünlük kaçınılmazdır. Yoksa insanın yaptığı kendisine uymaz.

38. Hiçbir insanın görüşüne karşı çıkılmamalıdır. Konuşma sırasında, ne kadar iyi niyetli olsa da düzeltmeye yönelik her türlü hatırlatmadan kaçınılmalıdır. Çünkü; insanları incitmek kolaydır, onları iyileştirmek ise zor, hatta olanaksızdır.

39. Yargısına inanılmasını isteyen kişi, bunu soğuk ve ateşsiz bir biçimde dile getirmelidir. Çünkü tüm şiddetlilik istençten kaynaklanır. Bu yüzden söz konusu yargı, doğası gereği soğuk olan bilgiye değil, istence atfedilecektir. İnsanlarda asıl olan istenç olduğu ve bilgi ancak ikincil ve sonradan gelen olduğu için istencin heyecanlanmasının yargıdan değil, yargının istencin heyecanlanmasından kaynaklandığına inanılacaktır.

40. Kişi, çok haklı olsa bile, kendini övmenin cazibesine kapılmamalıdır. Çünkü kibir öyle sıradan ama meziyet ise öyle sıra dışı bir şeydir ki sık sık dolaylı olsa da kendi kendimizi över göründüğümüzde, bire karşı her yüz kişi, bizde konuşanın, aklın işin gülünçlüğünü görmekten âciz duruma düştüğü kibir olduğuna bahse girer.

41. Birinin yalan söylediğinden kuşkulanılıyorsa, buna inanmış gibi yapılmalıdır. Bunun üzerine pervasızlaşır, daha büyük yalanlar söyler ve foyası meydana çıkar. Buna karşılık, gizlemek istediği bir hakikati kısmen ağzından kaçırdığı fark edilirse; buna inanmamış gibi yapılmalı ve böylelikle, tüm hakikati söylemeye kışkırtılmalıdır.

42. Tüm kişisel olaylarımıza birer sır gözüyle bakmalıyız ve iyi tanıdığımız olan kişilere, gözleriyle gördüklerinin dışında, tümüyle yabancı kalmalıyız. Çünkü en masum şeyleri bile bilmeleri, zamana ve koşullara bağlı olarak bize zarar verebilir. Genel olarak, zekâmızı söylediğimiz şeylerle değil üzerinde sustuğumuz şeylerle ortaya koymamız daha iyidir. birincisi kibir, ikincisi ise akıllılık konusudur. Her ikisi için de sık sık fırsat çıkabilir ama ikincisi sürekli bir yarar getirirken, biz çoğu kez birincisinin sağladığı geçici doyumu tercih ederiz.

43. Hiçbir para, dolandırıldığımız para kadar yararlı bir biçimde harcanmış değildir; çünkü böylelikle dolaysız bir bilgelik almış oluruz.

44. Mümkünse, hiç kimseye karşı düşmanlık beslememelidir; yine de bir kimsenin tavrına dikkat etmeli ve akılda tutmalıdır ki daha sonra bu kişinin değerini, en azından kendi değerimiz açısından saptayalım ve ona karşı tavır ve davranışlarımızı buna uygun olarak düzenleyelim, karakterin değişmezliğini hep aklımızda tutalım. Bir insanın bir özelliğini unutmak demek zorlukla kazanılmış parayı sokağa atmak demektir. Böylelikle insan kendini budalaca bir sadakatten ve budalaca bir dostluktan korur. Tüm dünya bilgeliğinin yarısı "ne sevmek ne de nefret etmek", öteki yarısı ise "hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak “tır. Elbette, bu ve bundan sonrakiler gibi kuralları zorunlu hale getiren bir dünyaya sırtını çevirmek daha iyidir.

45. Öfkeyi ya da nefreti sözcüklerle ya da jestlerle belli etmek yararsızdır, tehlikelidir, akıllıca değildir, gülünçtür, bayağıdır. Demek ki öfkeyi ya da nefreti asla eylemlerden başka bir biçimde göstermemek gerekir. Birincilerden ne denli kusursuz bir biçimde kaçınılırsa, ikincisi de o denli kusursuz bir biçimde gerçekleştirilecektir. Sadece soğukkanlı hayvanlar zehirlidir.

46. Vurgulama yapmadan konuş: bilgelerin bu eski kuralı, insanın ne söylediğinin anlaşılmasını ötekilerin aklına bırakmasını amaçlar. Ötekilerin aklı yavaş çalışır ve anladığında da oradan gidilmiştir. Buna karşılık, vurguyla konuşmak demek duygularla konuşmak demektir; bu durumda her şey tersine döner. kimilerine, nazik bir tavırla ve dostça bir sesle, doğrudan bir tehlikeye maruz kalmadan, gerçek kabalıklar bile söylenebilir.


d- dünyanın akışına ve yazgıya ilişkin tavrımız;

47. İnsan yaşamı hangi biçime bürünürse bürünsün, hep aynı unsurlardan oluşur ve bu yüzden ister barakada ister sarayda, isterse manastırda ya da kışlada sürdürülsün, esas olarak her yerde aynıdır. İnsanın başına gelen olaylar, serüvenler, mutluluk ve mutsuzluk durumları ne kadar çeşitli olsalar da hepsi kurabiyelere benzerler. Çok sayıda ve çok çeşitli ve hatta tuhaf rengârenk figürlerdir: ama hepsi bir hamurdan yoğurulmuşlardır ve birinin başına gelen, bir başkasının başından geçene, anlatıldığı sırada düşündüğünden de çok benzer. Yaşamımızdaki olaylar her döndürüşte başka bir şey gördüğümüz, ama aslında hep aynı şeyi gözümüzde tuttuğumuz kaleydoskoba da benzerler.

48. Bir bilge, dünyaya hükmeden üç güç vardır diyor çok haklı olarak; bunlar akıllılık, güçlülük ve şanstır. Sanırım bu sonuncusu dünyaya en çok hükmedendir. Çünkü yaşam yolumuz bir geminin rotasına benzetilebilir. Yazgı, iyi ya da kötü talih, bizi hızla ileri götürmekle ya da çok yana savurmakla bir rüzgâr rolünü oynar; kendi çabalarımız ve çalışmalarımız ise buna karşı çok az etkilidirler. Kendi çabalarımız kürek rolünü üstlenirler: kürekler saatler süren çalışma sonunda bizi biraz ileri götürdükten sonra, apansız bir rüzgâr bizi yine geriye savurur. Buna karşılık rüzgâr uygunsa, bizi küreklere gerek duymayacağımız ölçüde hızlandırır. Bir İspanyol atasözü şansın bu gücünü isabetli bir biçimde dile getiriyor: "oğluna şans ver de sonra istersen denize at."

49. Zamanın etkisi ve şeylerin değişebilirliği sürekli göz önünde bulundurulmalı ve şu anda olup biten her şeyin derhal tam tersi hayal edilmelidir. Demek ki mutlulukta mutsuzluk, dostlukta düşmanlık, güzel havada kötü hava, sevgide nefret, güvende ve açıklıkta ihanet ve pişmanlık ve bunların tersi de sürekli canlı bir biçimde göz önüne getirilmelidir.

50. Toplum yaşamında sıradan ve akıllı kafalar arasında çok sık ortaya çıkan karakteristik bir fark; birincilerin, olası tehlikeleri düşünüş ve değerlendirişlerinde şimdiye kadar bu türden nelerin olduğunu sormaları ve göz önünde bulundurmaları, berikilerin ise olasılıkla nelerin olabileceğini düşünmeleridir.


51. Hiçbir olay karşısında büyük sevinç ya da büyük üzüntü duyulmamalıdır; bunun bir nedeni, bu olayı her an yeniden biçimlendirebilecek olan, tüm şeylerin değişebilirliğidir; bir başka nedeni de bizim için yararlı ya da zararlı şeyler hakkındaki yargımızın yanıltıcılığıdır; bu yanıltıcılık yüzünden hemen herkes bir defa, sonradan kendisi için çok iyi olduğu ortaya çıkan bir şeyden yakınmış ya da en büyük acılarının kaynağı olacak bir şeye sevinmiştir.

52. İnsanların genellikle yazgı dedikleri şey çoğu kez sadece attıkları aptalca adımlardır. Bu yüzden Homeros’un kafa yormayı tavsiye ettiği güzel bölümün (İlyada, xxııı, 313) hakkını veremeyiz. çünkü kötü adımların cezası öteki dünyada çekilecekse de aptalca adımların cezası bu dünyada çekilecektir. Yine de ara sıra, merhamet adalete tercih edilebilir. Kusursuz bir bilge, asla kararsızlığa düşmeyen ve asla acele etmeyendir.

53. Akıllılıktan sonra, yüreklilik de mutluluğumuz için çok önem taşıyan bir özelliktir. Tehlikeli bir işin sonucu henüz kuşkulu olduğu sürece, mutlu bir son olma olasılığı hâlâ bulunduğu sürece, duraksamayı değil sadece direnmeyi düşünmek gerekir; tıpkı havada henüz mavi bir leke varken, hava durumundan ümit kesilmediği gibi.




İLETİŞİM

satis@villaotelim.com
0 549 358 56 57
Atatürk Mah. Ataşehir Bulvarı
    Gardenya 7/1 Daire: 1 İstanbul
Sitemizde anılan tüm fiyatlar, geçerli kartlar ile tek ödemede, en ucuz başlangıç fiyatlardır ve yeterli kontenjan olması durumunda geçerlidir.